Bir dost meclisinde, uzun uzun sohbet ederken konu dönüp dolaşıp insan ilişkilerine geldi. Dertleşmelerin en tanıdık başlığıydı belki de: vefasızlık. Dostum, eski bir arkadaşının kendisine karşı gösterdiği ilgisizlikten, unutulmuşluğundan yakındı. Anlatırken kırgınlığı kelimelerinin arasından açıkça hissediliyordu. Ayrıldıktan sonra düşündüm; aslında bu hikâye ne kadar tanıdık… Günümüzde vefasızlığa uğramayan insan neredeyse yok gibi.
İyiliklerin çabuk unutulduğu, menfaatin çoğu zaman duyguların önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. İnsan bazen şaşırıyor: Dün omuz omuza yürüdüklerimiz, bugün nasıl bu kadar uzak olabilir? Oysa işin garip tarafı şu ki, vefasızlıktan yakınan insanın kendisi de bir başkasına aynı şeyi yaşatabiliyor. Belki de asıl mesele burada başlıyor.
“Vefa” kelimesi çoğumuz için sadece İstanbul’da bir semtin adı gibi gelir akla. Ama biraz durup düşününce, bu kelimenin taşıdığı anlamın ne kadar derin olduğunu fark ederiz. Vefa; sevgide devamlılıktır, dostlukta sebat etmektir, zor zamanda yanında olabilmektir. Sadece iyi günlerin değil, kötü günlerin de insanı olabilmektir.
Vefa, bazen bir dostun kapısını çalmaktır. Bazen bir “hakkını helal et” diyebilmektir. Bazen de hatasını kabul edip telafi etme cesaretini gösterebilmektir. En önemlisi ise, insanın verdiği sözün arkasında durmasıdır. Çünkü söz, insanın karakteridir. Tutulmayan her söz, sadece karşı tarafı değil, insanın kendi vicdanını da yaralar.
Toplum dediğimiz yapı, aslında görünmeyen bağlarla ayakta durur. Bu bağların en güçlüsü ise güvendir. Güvenin temelinde de vefa yatar. Eğer insanlar birbirine verdiği sözleri tutmazsa, yapılan anlaşmaların, kurulan ilişkilerin bir anlamı kalmaz. Bu yüzden ahde vefa, sadece bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur.
Vefasızlık ise tam tersidir; kadir kıymet bilmemektir. İyiliği görmezden gelmek, emeği yok saymak, geçmişi silip atmaktır. Ve ne yazık ki, insan en çok da bunu en yakınlarından gördüğünde incinir.
Ama vefanın hâlâ yaşadığını gösteren hikâyeler de yok değil.
Seksenli yaşlarında bir adam, sabahın erken saatinde hastaneye gelir. Parmağındaki dikişlerin alınması için acele etmektedir. Çünkü saat dokuzda bir randevusu vardır. Tedavisi sırasında neden bu kadar acele ettiğini soran doktora, bakımevinde kalan eşiyle kahvaltı yapmaya gideceğini söyler. Eşi yıllardır Alzheimer hastasıdır ve artık onu tanımamaktadır. Doktor şaşkınlıkla sorar: “Sizi tanımadığı halde her gün yanına gidiyor musunuz?” Yaşlı adamın cevabı ise vefanın en sade, en güçlü tanımıdır:
“O beni tanımıyor ama ben hâlâ onun kim olduğunu biliyorum.”
İşte vefa tam da budur. Karşılık beklemeden sevebilmek, unutulsa bile unutmamaktır. Hatırlanmasa bile hatırlamaya devam etmektir.
Bugün hepimiz bir şekilde vefasızlıktan şikâyet ediyoruz. Ama belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz ne kadar vefalıyız? Kaç dostumuzu aramayı unuttuk? Kaç iyiliği görmezden geldik? Kaç sözü yarım bıraktık?
Vefa, büyük sözlerde değil, küçük davranışlarda gizlidir. Bir hatırlayışta, bir selamda, bir vefalı duruşta… Belki de dünyayı değiştirecek olan şey, büyük adımlar değil; bu küçük ama anlamlı sadakatlerdir.
Dilerim ki bizler de, unutanlardan değil hatırlayanlardan olalım. Vefasızlıktan yakınanlardan değil, vefayı yaşatanlardan…
