İnsanlar çoğu zaman önyargılı oluyor. Belki şartlar değişti, belki zaman insanları değiştirdi bilmiyorum ama insanlar araştırmadan, tanımadan hüküm vermeye başladı. Oysa önyargıyı yıktığımızda aslında birçok yanlış düşünceyi de yıkmış oluruz.
Hele ki insanları sadece dış görünüşüne göre değerlendirmek, insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir.
Yıllar önce Konya’da yaşadığım bir olay bana bunu çok acı ama çok anlamlı bir şekilde öğretti.
Bir yaz günüydü. Hacıveyiszade Camii tarafındaydım. Hava oldukça sıcaktı. O sırada yanımdan dikkat çekici bir genç geçti. Üzerinde uzun deri bir mont vardı. Kulağında küpe, saçları sırtına kadar uzanıyordu. Saçını toplamış, üstüne toka takmıştı. İlk bakışta kız sandım. Sonra erkek olduğunu fark edince içimden eleştirmeye başladım. “Böyle erkek mi olur?” diye düşündüm. Giyimini, saçını, tarzını yargıladım. Hiç tanımadığım bir insan hakkında kendi kendime hüküm verdim.
Bir süre sonra öğle namazı vakti yaklaşmıştı. Ezan okunmaya başlayınca bir ara sokaktan camiye yöneldim. Abdest aldım ve içeri girdim. Hoca vaaz veriyordu. Konu ise önyargıydı. İçimden “Ne kadar doğru” diye geçirirken ezan bitmek üzereydi. Tam o sırada camide önüme bir genç oturdu. Bir baktım ki az önce dışarıda gördüğüm ve içimden eleştirdiğim o genç…
Gözlerimi ovuşturdum. “Bu olamaz” dedim kendi kendime. Hatta yanımdakine dönüp, “Abi burası Konya değil mi?” diye sordum. “Evet” cevabını alınca adeta utancımdan yere geçtim. Bir saat önce dış görünüşü nedeniyle yargıladığım insanla şimdi aynı safta namaza duruyordum.
Namaz bitince yanına gittim. Omzuna dokunup, “Müsaitsen dışarıda biraz konuşabilir miyiz?” dedim. Gülümsedi, “Tabii abi” dedi.
Kendimi tanıttım ve ona dürüstçe her şeyi anlattım:
“Bir saat önce seni gördüm. İçimden sana karşı çok yanlış düşündüm. Hakkını helal et.”
Genç sadece gülümsedi.
“Helal olsun abi,” dedi. “Ama insanları dış görünüşüyle yargılamamak gerekir. Giyim kuşam önemli değil. Önemli olan insanın içidir.”
Sonra sarıldık, helalleştik.
O gün kendi kendime bir söz verdim: Bir daha hiçbir insan hakkında, onu tanımadan hüküm vermeyeceğim.
Bu olayı neden anlattım?
Çünkü geçtiğimiz cumartesi bir abim bana benzer bir hadise anlatınca bu anı yeniden aklıma geldi. Ona da aynı şeyi söyledim:
Kimse kimseye önyargıyla yaklaşmasın. Çünkü bazen bir insanın görünüşü sizi yanıltabilir ama kalbi sizi mahcup edebilir.
KIYAMAT KOPACAK MUSTAFA!
Her dini bayram yaklaştığında, çocukluk yıllarımın o tatlı, heyecan dolu bayramları aklıma gelir. Bayram demek, alışveriş yapmak demekti; yeni ayakkabılar, pırıl pırıl giysiler… O günlerin heyecanını kelimelerle anlatmak zor. Öyle ki, çoğu zaman ayakkabımı alıp yanımda uyuduğumu hatırlıyorum. Ne olacaksa işte, çocukluk bu!
Bayram demek, poşetle şeker toplamak ve harçlık almak demekti. Sabah erken kalkar, kahvaltıdan sonra aile büyüklerimin elini öper, şeker toplama faslına başlardım. Rahmetli dedem Duran’dan para almak ayrı bir keyifti; öğlen vakti girer, elini öper, harçlığımı alırdım. Dedem hiçbir şey demezdi, mekanı cennet olsun.
Sonra mahallede arkadaşlarla buluşur, topladığımız paralarla tost, pastane tatlıları ve meşrubat alırdık. Ah, o günlerin tadı bambaşkaydı! Hele bir de mantar tabancasıyla oynadığımız zamanlar… Valla bugün bile yüzümde bir gülümseme bırakıyor.
Ömür boyu unutamayacağım bir anım da var. Şimdiki Külliye Çarşısı’nın olduğu yerde, belli bir yaş grubunun hatırlayacağı Yeşil alan ve çay bahçesi vardı. Bir bayram günü, altı kişiydik; aklımda sadece birkaç isim kaldı: Elektrikçi Ali oğlu Mustafa Baltaoğlu. Çay bahçesine oturduk, o zamanlar şimdiki Sarraf Sezer dükkanının köşesinde, Danışların Kırtasiye dükkanı vardı. Mustafa bir gazete aldı, getirdi ve manşette şöyle yazıyordu:
"3 gün içerisinde kıyamet kopacak!"
Yemin ederim, Mustafa bir telaşa kapıldı; gözleri büyümüş, heyecan içinde bize “Kıyamet kopacak, ne varsa söyleyeyim!” dedi. Biz de, “Mustafa, öyle değil…” desek de o heyecanını kaybetmedi. Sonuç olarak, o bayramda ne içtiysek—çay, ayran, meşrubat—ne yediysek—tost, tatlı—hepsini Mustafa sayesinde tadıyla birlikte hatırlıyorum.
Ayranı hatırlamak ayrı bir keyifti: buz gibi, köpüklü ve öyle bir ferahlık verirdi ki, sanki bayramın bütün telaşı tek yudumda uçup giderdi. Çayın yanında ayran içmek, o sıcak güneş altında sohbet etmek… İşte çocukluk ve bayram, tam da böyle küçük mutluluklarla doluydu.
Aradan yıllar geçti, Mustafa hâlâ “kıyamet kopacak” heyecanıyla hatırlanıyor, biz hâlâ gülerek anlatıyoruz. Şimdiki bayramlara gelince… Herkesin kendine göre güzellikleri var tabii, ama o çocukluk bayramlarının yerini hiçbir şey tutamaz.
