İnsan bazen utanıyor… Gerçekten, yeri geliyor insan yerin dibine geçmek istiyor. Ama ne yazık ki bazı insanlar var ki, ne yaparsan yap, ne utanma var ne arlanma… Bu kadar güzel bir coğrafyada, bu kadar büyük bir sorumsuzluk görmek insanın içini acıtıyor.
Ben çevre temizliği konusunu defalarca yazdım, yazmaya da devam edeceğim.
Çünkü hâlâ birileri doğanın bağrına çöp atmaya, güzelliği kirletmeye, doğaya saygısızlık etmeye devam ediyor.
Geçtiğimiz cumartesi günü Meke Gölü’ndeydim.
Bilen bilir, sık sık giderim oraya… Kafamı dinlerim, doğayı gözlemlerim, temiz havayı içime çekerim.
Ama bu kez içime çektiklerim temiz hava değil, kirliliğin ve ihmalin kokusuydu.
Meke Gölü ve Acıgöl bizim gözbebeğimiz. Dış dünyaya açılan penceremiz.
Ama o pencereden bakanlar, gördüklerinden utanıyor. Çünkü manzara sadece doğal güzellik değil…
Ortalıkta içki şişeleri, plastik atıklar, yiyecek ambalajları, kırık camlar...
Utanç verici bir tablo.
Düşünebiliyor musunuz, Fransa'dan, Hollanda'dan, Almanya’dan gelen turistler ellerinde poşetlerle göldeki çöpleri temizliyor.
Yerliler çöp atıyor, yabancılar topluyor.
Ve sonra dönüp soruyorlar:
"Bu kadar güzel bir yere bunu neden yapıyorlar?"
Cevap veremiyorum. Veremiyoruz.
Çünkü cevabı yok. Sadece ayıbı var.
Madem içiyorsun, o şişeyi neden orada bırakıyorsun?
Al götür, çöp kutusuna at.
Yoksa nereye sokacağını sen düşün.
Bu kadar mı zor doğaya saygı göstermek?
Turistler bu güzelliklere yapılan bu saygısızlığı anlamıyor.
Bizse utancımızdan başımızı eğiyoruz.
Bu sorumsuzluğu yapanlar, ne yazık ki bu ülkenin vatandaşı.
Yazık size. Gerçekten yazık.
Bunu artık kabullenemeyiz.
Doğamıza sahip çıkmak boynumuzun borcudur.
Meke Gölü bizimdir, Acıgöl bizimdir.
Bu güzellikleri ancak korursak çocuklarımıza bırakabiliriz.
Son kez değil bu yazı,
Daha çok yazacağım.
Çünkü çevreyi korumak bir yazı değil, bir vicdan meselesidir.
TELEVİZYONUN ÇÖKÜŞÜ : Toplumu İçten İçe Kemiren Bir Tehlike
Son yıllarda televizyon ekranlarında ciddi bir çöküntüyle karşı karşıyayız. Adeta toplumun temel yapı taşlarını içten içe çökerten bir yayın anlayışı hâkim oldu. Oysa bir zamanlar televizyonlar; aile değerlerini öne çıkaran dizilere, eğitici programlara, bilgi yarışmalarına ev sahipliği yapardı. Şimdiyse karşımıza çıkan içeriklerin çoğu, ne yazık ki örnek alınacak türden değil.
Müstehcen sahneler, aile yapısını hedef alan aldatma hikâyeleri, mafya ve silah temalı diziler... Bunların hepsi prime time kuşaklarında, en çok izlenen saatlerde karşımıza çıkıyor. Daha da kötüsü, bu yapımlar büyük bir ilgiyle izleniyor. Bu noktada hem izleyiciye hem de yetkililere büyük sorumluluk düşüyor.
Öğle sonrası yayın kuşağında yer alan programlara şöyle bir göz atın; kocasından ya da karısından ayrılanlar, birbirini aldatanlar, hakaretler, şiddetler... Akşam kuşağında ise durum pek de farklı değil. Bu içerikler sadece ekranda kalmıyor, toplumun genetiğine işliyor. Özellikle gençlere enjekte edilen bu bozulmuş değerler, toplumun geleceğine adeta dinamit koyuyor.
Nerede o eski oyuncular? Nerede Perran Kutman’lar, Şevket Altuğ’lar, Gazanfer Özcan’lar? vb.Onların yer aldığı yapımlar hem eğlenceliydi hem de toplumsal mesajlar içeriyordu. Şimdi ise reyting uğruna her şey mübah görülüyor.
Geldiğimiz noktada artık sadece yapımcılar ya da kanallar değil, biz izleyiciler de sorumluyuz. Televizyon karşısında geçirilen zamanı, ne izlediğimizi sorgulamalı, çocuklarımızı bu içeriklerden korumalıyız. İzlemeyerek, tepki göstererek, talep oluşturarak fark yaratabiliriz.
Aksi takdirde, sessizce izlemeye devam ettikçe; çürümeyi sadece izlemiyor, aynı zamanda ona ortak oluyoruz.
