Türkiye’de son yıllarda üniversite sayısının artması büyük bir başarı hikâyesi gibi sunuluyor. Neredeyse her ilde bir üniversite açıldı, hatta bazı ilçeler bile yükseköğretim kurumlarına kavuştu. Ama sormamız gereken asıl soru şu: Sayıyı artırdık da kaliteyi artırabildik mi?

Bugün birçok üniversite, maalesef, yükseköğretim kurumu olmaktan çok gelişmiş bir lise görüntüsü veriyor. Üniversite, sadece diploma dağıtan bir yer değildir. Gençlere meslek kazandırmasının yanında karakter, sorumluluk bilinci, toplumsal aidiyet ve değerler de kazandırmalıdır. Ama mevcut sistemin önemli bir kısmında bu anlayışı görmek zor.
Üniversite etrafında yükselen 1+0 ve 1+1 daireler ile bu bölgelerde şekillenen yaşam tarzları, şehirlerin sosyal dokusunu da etkiliyor. Bu değişimin sonuçlarını araştıran çalışmalar ise neredeyse yok. Anadolu’dan gelen gençler, üniversiteyi bitirince kendi kültürel değerlerinden ve geleneklerinden uzaklaşıyor. Bazı marjinal guruplar ise gençlerimizi etkilemek için fırsat kolluyor. Dini hassasiyeti yüksek ailelerin çocukları, üniversite sonrası çoğu zaman deist, ateist, agnostik ya da apateist olabiliyor. Bazı ilahiyat fakültelerinde yaşanan tartışmalar da kafaları karıştırıyor ve gerginlik yaratıyor.
Üniversitenin amacı yalnızca bilgi aktarmak değildir. Bir ülkenin geleceğini şekillendirecek gençleri hayata hazırlamak da bu kurumların sorumluluğundadır. Ancak bugün birçok aile, çocuklarını üniversiteye gönderirken eğitimden çok farklı kaygılar taşımaktadır. Özellikle büyük şehirlerde üniversite çevrelerinde oluşan öğrenci yaşamı, ailelerin alışık olduğu sosyal ve kültürel yapıdan oldukça farklı bir görünüm sergiliyor. Bu değişimin gençler üzerindeki etkileri yeterince tartışılmıyor.
Mezuniyet sonrasında yaşanan hayal kırıklığı ise başka bir sorun alanı. Gençler yıllarca eğitim aldıktan sonra kendi alanlarında iş bulamıyor, işsizlik ve gelecek kaygısıyla karşı karşıya kalıyor. Bazıları uzun süre işsiz kalıyor, bazıları ise ailelerinden uzaklaşarak ekonomik yük oluşturuyor. İlçe ve beldelerde açılan bazı meslek yüksekokulları ve iş dünyasında karşılığı sınırlı bölümler de ayrı bir sorun oluşturuyor; gençlere umut veren bu programlar çoğu zaman beklenen fırsatları sunamıyor.
Akademik kalite de birçok üniversitede aynı hızda artmıyor. Dünyada ilk 500 üniversiteye bakıldığında Türkiye’nin sahip olduğu üniversite sayısı ile akademik görünürlüğü arasında büyük fark var. Yeni üniversiteler açmak kolaydır; önemli olan bilim üreten, araştırma yapan ve dünyayla rekabet edebilen kurumlar oluşturmaktır.
Gençlerimiz üniversiteye büyük umutlarla giriyor. Ancak mezun olduklarında önemli bir kısmı işsizlik, gelecek kaygısı ve yurt dışına gitme düşüncesiyle karşı karşıya kalıyor. Sorun üniversite okumak değil; üniversitenin gençlere vaat ettiği geleceği sunamamasıdır. Bu nedenle artık nicelik değil nitelik tartışılmalı, üniversite sayısını artırmak yerine mevcut kurumların kalitesini yükseltmeye odaklanılmalıdır.
Üniversitelerimiz, bilim yuvası olmaktan çok uzak; gençlerimiz ise bu sistemin bedelini ağır ödüyor. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla bina veya bölüm değil; daha nitelikli eğitim, güçlü akademik kadrolar ve mezunlarına gerçek fırsatlar sunan üniversitelerdir.