Orta Asya’dan günümüze dek Türk Milleti her zaman “lider” odaklı yönetimleri benimsemiştir. Bunun detayı tarih dersi gibi olur, o nedenle hiç detaya girmeyeceğim. Günümüzde de baktığımızda “lider” odaklı yönetimler süregelmektedir.

Çevrenize bakın, dernekler, sendikalar, vakıflar, odalar, partiler, vb… Yönetime katkıda bulunan her birimde lider odaklı yönetim hakimdir.

Mesela partiler, genel başkanlarıyla anılır. Ümit Özdağ’ın partisi, Ahmet Davutoğlu’nun partisi, Ali Babacan’ın partisi gibi isimlerle anılır. Bu durum 1980 öncesi de farklı değildi: Türkeşçiler, Ecevitçiler, Erbakancılar, Demirelciler diye bilinip, konuşulmaz mıydı? Türk Milletinin yapısında “liderlik” önemli bir kurumdur.

Aslında sırf bu nedenle bile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” Türk Milletine pek de ters gelen bir sistem değildir. (Uygulamadaki yanlışlıklardan bahsetmiyorum)

Siyasi partilerin her biri demokrasiden falan bahsederler ama “tek adamcılığı” bırakmazlar. Örneğin; genel seçimlerde milletvekili sıralamalarını genel başkan belirler. Belediye başkan adaylarını genel başkan belirler. Ve de bu tüm partiler için geçerlidir. Bu söze, iktidar için bir iddiası olmayan partiler itiraz edeceklerdir. Ancak bu geçerli bir itiraz olmaz.

Bunun istisnası nasıl olur, kısaca anlatayım: 20. dönem milletvekili seçimlerinde yani 1995’te Bursa’da DSP il örgütü, milletvekili adayı aramaktadır. İl Başkanı ve ekibi Bursa’daki en büyük fabrikalardan biri olan otomobil fabrikasının mühendisler odasına girerler. Kendilerini tanıtırlar. “İçinizden milletvekili adayı olmak isteyen varsa yazalım” derler. İki mühendis aday olmayı kabul ederler. Bunlardan birisi, birinci sıra diğeri de üçüncü sıra adayı olurlar. O dönem DSP, Bursa’dan 3 milletvekili çıkarır ve de 2 mühendis de milletvekili olarak Meclis’e girerler.

Tabii bu çok istisnai ve genel başkanın öngöremediği bir durum olabilir. Bunun bir benzeri Konya’da son seçimlerde yaşanmıştır. YRP, Konya’dan milletvekili çıkaracağını düşünmemektedir. Bunun için de listesini yaparken Avrupa Milli Görüş teşkilatlarında gayet tanınan ve emek vermiş ancak Konya’da bilinmeyen bir kişiyi aday göstermiştir. O dönemin il başkanı buradan bir vekil çıkacağını düşünmüş olsaydı sizce kendisi 1.sıra adayı olmaz mıydı?

Dediğim gibi bu istisnalar dışında partilerde ve diğer tüm örgütlenmelerde ülkemizde liderlere göre her şey şekillenir.

Bu durum, sol kesimde biraz farklılık gösterir. Sol, genelde sorgulayıcıdır. Tepkisini alenen belirtir. Ve bu tepkisinde diretir. Genel Başkan sultası izin verdiği müddetçe de etkili olur.

İşte “CHP’de hiç tartışma bitmiyor, kavga bitmiyor” konusunun ana cevabı burada yatar. CHP’li sorgular, yanlış karar verme hakkını da kullanır.

Buna da şöyle bir örnek vereyim: Ak Parti’de Temmuz 2009 yılında Konya il başkanlığı seçimleri vardır. Ak Parti her zaman yaptığı gibi adayları uzlaştırıp tek adaya inmesi durumunu gündeme getirmiştir. Bunun için uğraşmış ama Mustafa Çevik adaylıktan vazgeçmemiştir. Genel Merkezin ve Tayyip Erdoğan’ın istediği aday Faruk Düğen’dir. Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı kongrede bu iki aday yarışır. Erdoğan’ın adayı olan Faruk Düğen 245 oy alırken, Mustafa Çevik tüm engellemelere rağmen 327 oy alarak il başkanlığını kazanmıştı. Sonuç ne oldu derseniz söyleyeyim: Aralık 2009’da Çevik yönetimi istifa etmek zorunda kaldı. Ve bu karara ne bir partili, ne bir ilçe teşkilatı, ne il yönetimi itiraz bile etmedi. Hatta o dönem İl Başkan Vekili Seyit Mehmet Sümer, “Başlangıçtaki kararının doğruluğunu asla tartışmayan il yönetim kurulu üyelerimiz, aynı şekilde istifa kararının da doğruluğunu tartışmamaktadır” diyerek bir açıklama yapmıştı. Sonuçta “lider” böyle istemişti ve hiç kimse sorgulamadı bile.

CHP’de böyle bir durumun olması olasılığı kesinlikle yoktur. CHP’li kesinlikle sorgular. Ve bu sorgulamalar zaman zaman çok sert de olabilir. Şöyle kısaca bir hatırlayalım. Ecevit, Ulusal Kurtuluş Savaşı Kahramanı, İkinci Cumhurbaşkanı, CHP’nin ikinci genel başkanı İsmet İnönü’ye kafa tutmuştur. Ve genel başkanlığı ondan almıştır. Aynı şekilde Deniz Baykal, parti içerisinde Ecevit’e karşı tepkisini koymuş ve CHP’nin 1980 sonunda ya da 1981 başında yapacağı Kurultay’da da Ecevit’e karşı muhtemel genel başkan adayı idi. 12 Eylül darbesi buna engel oldu.

Yani CHP ekolü içerisinde bu tür rekabetler gayet doğal ve verimi arttıran çalışmalar olarak nitelendirilebilir.

İlçe kongrelerinde veya il kongrelerinde de bu durum çok değişmez. Rakipler olur, aday olmak isteyenler olur ve bu rekabet devam eder gider. Bu rekabetin sonunda bazen sesler çok çıkınca “sanki kavga var” gibi algılanır. Ancak aslında bu “biat kültürüne” başkaldırıdan başka bir şey değildir.

Ak Parti’de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe gibi isimler veya Muğla, Çanakkale, Adıyaman, Niğde, Tunceli, Bitlis, Elazığ ve Ordu illerin başkanları, “görevden alınır” gibi “istifa ettirilirler”; hiç kimse sesini çıkarmaz.

Aynı durum CHP’de yaşansa; mesela Konya’nın Halkapınar ilçe başkanı görevden alınsa Konya örgütü ve hatta Türkiye’de birçok örgüt ayağa kalkar.
İşte bu nedenle CHP örgütleri dinamiktir. Belki son zamanlarda kötü yönetilmek, manipülasyonlara çok kapılmak, algıyla yönetilmek gibi eksiklikleri vardır ancak dinamizm hep bu örgütleri ayakta tutar.

O yüzden 100 yıldır CHP ayaktadır. Ancak konjonktürel partiler ayakta kalamamıştır. Demirel genel başkanlığı bırakmış, DYP bitmiştir. Özal genel başkanlığı bırakmış, ANAP bitmiştir.

Bunlardan ders çıkartıp, siyasi hamleleri ona göre belirlemek gerekir. Seçim yasası değişip, seçilecek belediye başkanı, milletvekili gibi kişiler yönünü halka dönerse, “lidere biat değil halka biat” kültürü gelişirse hem siyaset daha sağlam temellere oturur hem de siyasetçi yetiştirme şansımız çoğalır.

Dostlukla kalın.