''Eğer sen,can konağını arıyorsan,bil ki sen cansın/ Eğer
bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan,sen bir ekmeksin/ Bu gizli,bu
nükteli sözün manasına akıl erdirirsen,anlarsın ki/ Aradığın ancak
sensin,sen.
Madendeki inciyi aradıkça madensin/ Ekmek lokmasına heves
ettikçe ekmeksin/ Şu kapalı sözü anlarsan,anlarsın herşeyi;/ Ne
arıyorsan sen o'sun.
Senin canın içinde bir can var,o canı ara!/ Beden dağının
içinde mücevher var,o mücevherin madenini ara!/ Aa yürüyüp giden
sufi,gözün yeterse ara;/ Ama dışarda değil,aradığını kendinde ara.''


( Hz.Mevlana)
''Yar deyince kalem elden düşüyor/Lambada titreyen alev
üşüyor/Aşk kağıda yazılmıyor mihriban.'' Yıllar önce bu türkünün
kendisine yazıldığını öğrenen mihriban büyük ihtimalle bugün yetmişli
yaşlardadır,dolmuşların vazgeçilmez türküsü mihriban çıkınca,bizim
mihriban nine yanındaki torununa ''bir zamanlar bu türkü bana
yakılmıştı diyemeden iç geçiriyor mudur acaba?'' Torunları yaşındaki
gençlerin ağzına sakız ettiği,her önüne gelene aşk hırkasını
giydirdiklerini görünce torununa kendisine bu türküyü yakanın ismini
söylemediği faili meçhul şairi özlemle anmaktadır.Öyle ki mevlana ile
şems-i tebrizinin aşkına gıpta edilir,Hz.Hatice annemizin
Peygamberimizie olan aşkına hayran kalırız ama köpeğine ''aşkımm''
diye seslenenleri görünce mihriban nine haklı aşkı karıştıranlara
kızmakla!.
Aşkın yazısını yazmak
kabilse,bu kalemle değil,ancak onu hissetmekle mümkündür.Malum aşk
üzerine kitaplar yazılır,kelimelerle anlatılmaya çalışılır.Bazen aşk
üzerine yazılan kitaplar peynir ekmek gibi satılır,bu millet aşka ne
kadarda muhtaçmış dersiniz.Yerleşik içi boş cümleler kurmak,batıya
uyma çabasında süslü gösterilen anlatımların ardından aşk'a dem vurmak
istemiyorum.Dünya gözüyle görseniz ne olur,görmeseniz ne olur.Ses
olup,elbise giydirip beklediğinizi surete dönüştürseniz ne olur
dönüştürmeseniz ne olur.Gönül dünyamıza,saatlerimize,günlerimize
tecelli eden bir maşukumuz varken fani sevgililer beklemek gereksiz
olur.Bir gülün kokusunu içine çektiğinde,gül yaprağından damlayan
inciler gönül iklimine demir atan nefretleri yok etmeye bile kafi
gelir.Çünkü gül,gül kokulu Peygamberimizin varlığındandır.Ona onun
gözüyle bakmak bülbülü canından eder,gerçekten aşkın gözü körmüş
dedirtir.
Peki Peygamber nasıl sevilir hakkıyla.Hz.Vahşi gibi
uzaktan mı yoksa Hz.Ebubekir gibi her yolculuğunda mı?Bizler görmeden
sevenleriz fakat vahşi başka.Gördü yaklaşamadı,baktı konuşamadı sadece
uzaktan sevmek,seyretmek ve ağlamak.Bir türlü sevdiğini
söyleyememek.Çünkü ''Rasulullah, onu
affetmişti ama içimden buğz ederimde helak olursun,korkuyorum.Bu
sebepten dolayı mescide girme,gözümede görünme'' buyurmuştu.Vahşi
verdiği sözü tuttu ve Hz.Peygamberi uzaktan sevdi yanına
yaklaşamadıkça için için kahroldu.Öyle ki Peygaberimizin böyle bir
lanetinin muhatabı olmadan sünnetullaha uymak adına Peygamberimizin
seveceği şeyleri yapıp onu mutlu etmenin yolunu arasak nasıl
olur?İnanın gül kokulu Peygamberi mutlu etmek kadar güzel bir duygu
yoktur.Ayrı bir huzur ve ihtişamı vardır.
Rıza-i ilahi yolunda sevenlerden olabilmek duasıyla.Bu yazımızda yalan yanlış
alemlerde gezinen mihribanlara gelsin.:))
Ne kadar sürcilisan
etmiş isek aşk ola..