Dostlar, gündelik hayatımızda çokca karşılaştığımız ama tam olarak kelime karşılığını oluşturamadığımız bir kavramı sizlere açıklamaya ve sizleri tasavvuf konusunda aydınlatmaya çalışacağım. Bu kavramın açılımı bir makaleye sığmayacağı için bu kavramın açılımını sizlere ancak birkaç haftalık yazımla oluşturmaya çalışacağım.
Tasavvuf da çok konuşulup az bilinen konulardan biri. Kimileri aşklı meşkli söylemler etrafında daha da bilinmez hale getiriyor, kimileri de tasavvuf gibi nice evliyaya mektep, nice günahkâra ümid kapısı olmuş bir eğitimi İslâm dışı kaynaklarla irtibatlandırarak cahilliğini gösteriyor. Tasavvuf’un ne olduğuna dair bilgilerimizi tazelemek, bilmediğimizi öğrenmek için ehline müracaat etmemiz gerekiyor. Zira her işi ancak ehli bilir. Bu yazıda ehli olan tasavvuf büyükleri tasavvuf için neler söylemişler, onları inceleyerek doğru çiçekten bal almaya çalışacağız.
Kelime olarak “yünlü giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin kavramsal anlamına dair pek çok tarif yapılmıştır. Her sufi, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icap ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.
Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.
Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslâmî anlamda bir “zahirî ilim” değil, bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer.
Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız.
Ayet ve hadislerdeki tarifler
Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır. Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;
İlk dönem sufilerinden Cüneyd-i Bağdâdî k.s.’ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah ile beraber olmaktır.” Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:
“Onlar, ne ticaret ne de alış verişin kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur, 37)
“Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzzemmil, 8)
Yine ilk dönemin meşhur sufilerinden Ma’ruf-u Kerhî k.s.’ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr halini nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”
Tasavvuf büyüklerinden Şiblî k.s., buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure-tiyle gerçekleştirmek.”
Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:
“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar.”(Alak, 6-7)
“(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun...” (Bakara, 273)
Abdullah b. Mugaffel r.a.’tan rivayet edildiğine göre bir adam Allah Rasulü s.a.v.’e; “Ya Rasulallah, vallahi ben seni seviyorum.” dedi. Rasul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et!” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum!” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:
“Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.” (Tirmizî, Birr, 24)
Zünnûn-u Mısrî k.s. Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”
Bu tarif, “O, sizi seçti.” (Hacc, 78) ayetinden alınmış gibidir. Zira Cafer-i Sâdık rh.a. şöyle demiştir: “Sıdk, mücahede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, ‘O, sizi seçti.’ buyurmuştur.” (Gazalî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn)
Rüveym k.s., Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah Tealâ’nın muradına teslim etmektir.” şeklinde tarif etmiştir. Bu tarif, “Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.” (Maide, 119) ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.
Cüneyd-i Bağdâdî k.s.’ye “Rıza nedir?” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır.” diye cevap vermiştir. Kannâd k.s., “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır.” demiştir. İbn Atâ k.s. da şöyle der: “Rıza, kalbin Allah Tealâ’nın kul için olan kadim iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” (Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma)(Devamı haftaya)
