Partilerin genelde yaşadığı en büyük sorun kendi iç kavgasıdır. Bu kavganın en büyük sebebi de aslında partide yer kapma savaşıdır. Her gelen genel başkan sonuçta kendi çalışma arkadaşlarını, ekibini yanında taşıyacaktır.
Bu nedenle de kıyasıya bir mücadele yaşanır. Tabandaki “sade” üyenin bu işlerle alakası yoktur aslında. Genel Kongreler, tabandaki üyenin değil, genel merkezdeki rekabetin görüntüleridir. İşte CHP’de yaşananlar, en basit haliyle bu şekilde açıklanabilir.
Ak Parti’de durum farklı mıdır derseniz, burada daha çetrefillidir. Ak Parti 23 senedir siyasi rakibi olmadan iktidarını sürdürmektedir. Karşısında bir muhalefet olmadığından kendini rehavete kaptırmakta daha da kötüsü kendi muhalefetini de içinde yaratmaktadır.
Tabii ki içinde kendi yarattığı muhalefeti Tayyip Erdoğan gibi “kudretli” bir lideri olduğu için günyüzüne çıkaramamaktadır ama daha derin bir bakış açısıyla değerlendirdiğiniz zaman bu parti içi çekişmeler bariz olarak görülmektedir.
Bununla ilgili akla gelen birkaç örnek vereyim: Ak Parti’nin kurucularından ve eski Milli Eğitim Bakanlarından Hüseyin Çelik 30 Ocak 2025’te Oksijen gazetesindeki açıklamasında “Bağımsız yargı masal gibi geliyor. Biz de kendi militan yargımızı oluşturduk.” diye yargıyla ile ilgili düşüncelerini dile getiriyor. Aynı Hüseyin Çelik’in Temmuz 2022’de “Otoriterleşme zıtları birleştirir. Ak Partililerin şapkasını önlerine alıp düşünmesi lazım” açıklamaları “Bizim Ankara” haberlerinde yayınlanıyor.
Gıda Tarım ve Hayvancılık eski Bakanı Faruk Çelik’in “Ankara görmüyor” diyerek, özellikle kırsal bölgelerin veya afet bölgelerinin göz ardı edildiğini Yaşam gazetesi yayınlıyor.
Ak Partili gazeteci Şamil Tayyar’ın zaman zaman yaptığı açıklamaları, Ak Parti kurucularından Bülent Arınç’ın zaman zaman verdiği demeçleri zaten bilmeyeniniz yoktur sanırım.
İşte parti içerisindeki “rekabet” bu şekilde gelişmeler gösterebiliyor. Mesela Genel Başkan Erdoğan’dan sonra genel başkan kim olabilir diye sorulduğunda Hakan Fidan, Hulusi Akar, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Berat Albayrak gibi isimler kamuoyunda konuşulmaktadır. Bu isimler genelde uluorta konuşulanlar olduğundan bu isimleri yazıyorum. Bir de uluorta konuşulmayan isimler vardır. Ve bunların etrafında oluşmuş görev bekleyen isimler bulunmaktadır. Dolayısıyla da herkes kendisinin bir yere gelebilmesi için kendi desteklediği kişinin başa geçmesi için elinden geleni yapar. Burada ölçü “kim genel başkanlığı daha iyi yapar” değil; “kim olursa ben bir koltuk kapabilirim” düşüncesidir.
Bundan sonraki süreçte de kişilerin birbirine muhalefeti(rekabeti) başlar. Ve bazen bu rekabet parti içerisinde çok çirkinleşebilir bile…
Yine bir örnekle açıklayayım bunu: Erdoğan cumhurbaşkanı olunca başbakanlık için iki kişinin adı geçiyordu. Birisi Ahmet Davutoğlu diğeri de Binali Yıldırım’dı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ahmet Davutoğlu olacak deyince parti içerisindeki rekabet de hemen başladı. Başbakan Davutoğlu’nun başarısız olması için başını bilhassa parti içerisindeki Karadeniz lobisinin çektiği Ak Partililerin ellerinden geleni yaptığı aşikardı. İçerisinde Metin Külünk gibi vekillerin de bulunduğu bu “lobiye” göre başbakan Konyalı olmamalıydı.
Aynı şekilde son İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini hatırlayın. Yine bu aynı lobi Murat Kurum’un aday gösterilmesini tepkiyle karşılamıştı. Ve işin ilginç tarafı Murat Kurum’un İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmasına parti içerisindeki bir grup, inanın muhalefet seçmeninden daha fazla karşıydılar.
Şimdi tüm bunları değerlendirince, şöyle bir beyin fırtınası yapalım istiyorum. Bilindiği üzere KYK’ya ait Cevizlibağ Atatürk Kız Yurdunda geçtiğimiz günlerde bir skandal yaşandı. Sanırım bilmeyen kalmadı. Ama kısacası şöyle: Kız öğrenciler okul dönemi bitiminde yurtlarını boşaltıyorlar. Ardından yaz döneminde yurtta bir tadilat ve bakım gerçekleşiyor. Bu tadilat ve bakımı gerçekleştiren işçiler tarafından kızların dolapları açılıyor, eşyalarının da talan edildiği iddia ediliyor.
Şimdi bu konuyu değerlendirelim. Üniversite hayatlarında yurtta kalanlar bilirler; öğrenci ders dönemi bittiğinde (genelde mayıs sonu gibi olur) eşyalarını toplar ve başta kirlileri olmak üzere memleketine götürür. Eğer yurdun saklayabileceği bir yer varsa mesela palto gibi, çalışmayacağı ders kitapları gibi, yaz döneminde ona lazım olmayacak eşyaları gibi eşyaları yurt yönetiminin belirlediği yerde bırakabilir. Bırakmayacağı eşyaların başında iç çamaşırları gelir. Çünkü bunlar hem sürekli kullanılan hem de valizde çok yer kaplamayan malzemelerdir.
Memleketine giden öğrenci 2-3 ay boyunca yoktur. O dönemde yurdun inşaat işleri, tadilat ve bakımı yapılır. Bu süreç de en fazla bir aylık bir süreçtir. Öğrenciler yurda gelene dek en az 15-20 gün bu talanı orada çalışan hiç kimsenin görmemiş olması ve öğrencilerin geldiğinden sonra ortaya çıkması çok ilginç bir olaydır.
Çok uzatmadan söyleyeyim; bu işten Gençlik ve Spor Bakanı zarar görür. Olası bir bakan değişiminde bu işin gündeme gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Eğer parti içerisinde mevcut bakanı istemeyenler var ise bu işle onlara gün doğmuştur.
Yine bir başka beyin fırtınasına kafa yoralım. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı konser düzenlemiş ve bu konser için çok para harcamış diye soruşturma başlatılıyor. Mansur Yavaş göreve geldikten sonra önceki belediye başkanı Melih Gökçek için savcılığa onlarca suç duyurusunda bulunuyor ve bir şey yapılmadığından serzenişte bulunuyor. Ankara Belediye Başkanının üzerine gidildiği zaman onun Melih Gökçek’in dosyalarını sayfa sayfa ortaya dökeceğini tahmin etmek zor mu?
Belediye Başkanı seçildiğinden bu yana bu kadar bariz bir şekilde açıklama yapmayan Yavaş; hukuki soruşturma başlatılınca neredeyse her gün Melih Gökçek’le ilgili açıklama yapmaya başlıyor. Ve kamuoyunda “Melih Gökçek de yargılanmalı” düşüncesi oluşmasına büyük destek veriyor.
Gelinen aşamada, vatandaş, Mansur Yavaş için “muhalefet partisi belediye başkanı olduğu için yargılanıyor” düşüncesine sahip olabilirken; aynı vatandaş “Melih Gökçek zamanı da araştırılmalı” düşüncesine sahip olmuyor mu? Sonuçta böyle bir basit konser konusunda yapılan soruşturma sizce Mansur Yavaş’a mı yoksa Melih Gökçek’e mi zarar verecektir?
Parti içerisinde muhalefete Konya’dan da örnekler verilebilir ama şimdilik buna değinmeyeceğim.
Bu verdiğim örnekler böyledir diye söylemiyorum ama parti içi çekişme, parti içi “ayak oyunları” her zaman partilere zarar vermiştir. Bence en kısa zamanda Ak Parti’nin yapması gereken, CHP’nin güçlenmesi ve eski çizgisinde tutarlı bir muhalefet yapması için dua etmesidir. Aksi halde; siyasette şayet düşman kalmamışsa; siyaset kendi içerisinden düşmanını yaratır. Bunun sonu da partinin bölünerek yok olmasını getirir.
Dostlukla kalın.
