Dostlar, ülkemiz gündeminin yoğunluğu sizlerle uzun zamandır tarihi anekdotlar paylaşmama fırsat vermiyordu. Ama bu hafta gündemin dışına çıkarak tarihin latifeleri arasında dolaşmaya karar verdim. Umarım istifade edersiniz.
MESANEYE DÜŞEN KALB
Süleyman Nazif, II. Meşrutiyet ve bilhassa mütareke döneminin en ateşli milliyetçi gazetecisi… Dr. Abdullah Cevdet, “İslam düşmanlığı” ve “dinsizlikle” suçlanmış ittihatçı fikir adamı… Bunlardan ilki, cebindeki bütün parayı fakir ve hastalara verebilecek kadar cömert bir hayırsever, diğeri sadece kendi nefesini düşünen, merhametten pek nasibi olmayan bir cimri. 
Süleyman Nazif’in, Dr. Abdullah Cevdet’i hiç sevmediğini kaydeden şair ve yazar Necdet Rüştü Efe (1900–1969), şöyle bir olay anlatıyor:
“Bir gün, bulunduğum bir gazetenin idarehanesinde, Abdullah Cevdet’in hasta olduğundan bahsediliyordu. Hiç unutamam; Süleyman Nazif, kolalı beyaz gömleğinin mütemadiyen düşen kol kapaklarını düzelterek sormuştu: 
-Neymiş hastalığı?..
—  Mesanesinde taş varmış.
Nazif, onun merhametsizliğini hatırlamış olacak ki, şöyle cevap vermişti:
—  Desenize kalbi mesanesine düşmüş”
AVRUPA’DA YAMYAMLIK
Kız çocuklarının sokağa atılması ve katledilmesi sadece İslamiyet’ten önceki cahiliye Araplarına ait bir gelenek değildir. 13. Asır ve öncesi Avrupa’da çocuklarını katletme, sokağa atma geleneğinin olduğunu yabancı yazarların eserlerinden öğreniyoruz. 
        Roma İmparatorluğu döneminde çocuklar anne ve babanın mülkü sayılırdı. Onları istedikleri gibi kullanma, hatta gençlik çağlarında geldiklerinde öldürme hürriyetlerine sahiptiler. Romalılar, başta kız çocukları olmak üzere, yavrularını gerekli gördüklerinde sokağa atma haklarını rahatça kullanıyorlardı. Sadece Romalılar değil, Grekler de süt çocuklarını hiçbir vicdani endişe duymadan sokağa atabiliyorlardı. Roma’da “Süt Çocukları Sütunları” denen bir yer vardı. Çocuklar buraya bırakılır, isteyen olursa gidip oradan istediğini beğenir evlat edinebilirdi. Avrupa’da gelinlerin çeyizi, normal mala ek olarak on erkek ve on kız çocuktan meydana geliyordu. Eski Avrupa’da zenginler fakirlerin çocuklarını satın alır, bunları da tanrılarına kurban ederler veya eğiterek köle olarak kullanırlardı. 
        Karanlık dönemin Avrupa’sında çocukları yeme âdeti de yaygındı. Bir kadın hâkime şöyle bir şikâyette bulunmuştu: “Bu kadın bana oğlunu getir, kesip yiyelim. Yarın da benim oğlumu yeriz dedi. Benim oğlumu pişirip yedik. Ertesi gün kendisine bu günde seninkini yiyelim dedim. Fakat o çocuğunu gizledi ve sözünden döndü.”    
      Hz. İsa’dan sonra 2. Yüzyılda Yahudiler, “Baba, kız çocuğunu besleyip büyütmek zorunda değildir” şeklinde bir dini hüküm uydurdular. Bu yüzden pek çok Yahudi çocuğu sokaklara atıldı. İtalya sokaklarında çocuklar açık artırma ile satılıyor, kız çocukları pazarlanıyordu. Bazı Avrupalı aileler, servetin bölünmemesi için bir tek çocuk dışında, bütün çocuklarını sokağa bırakıyorlardı.
       13.yy.’da Avrupa’da çıkarılan bir kanunda, “Öldürülmek veya gayri ahlaki yollarda kullanmak niyetinde olan kimsenin dışındaki birine çocuğunu satması babanın hakkıdır.” 
         13. Yüzyılda anne-babalar, çocuklarını nehirlerin kenarına terk ediyorlardı. 15.Yüzyıla gelindiğinde de İtalyan anneler,, çocuklarını Tibere Irmağına atmaya başladılar. 18. Yüzyılda bile Paris’te çocukların yüzde otuzu sokaklara bırakılıyordu. 
(John BOSWELL’in “The Kidness of Stranger” (Yabancıların Şefkati) adlı kitabından) 
İLK HRİSTİYAN VEZİR
   19. Yüzyıl, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın içişlerine müdahale olayları ile doludur. Özellikle Hristiyan Osmanlı tebasının haklarını korumak ve güvenliğini sağlamak maskesi altıda yapılan müdahaleler aslında emperyalistlerin devletimizi parçalama arzularının bir sonucuydu. Ana hedef, Avrupa’nın doğusunda, Ortadoğu’da, Afrika’nın kuzeyinde yeni nüfuz ve hâkimiyet sahaları oluşturmak ve bu bölgedeki yüzyıllardır süre gelen Türk egemenliğini sona erdirmektir. 
      1860 yılında Lübnan’da alevlenen Maruni – Dürzi çatışmalarının arkasında da yine bu ülkelerin hesapları ve oyunları vardı. Fransa Marunileri kışkırtıyor. İngiltere Dürzileri koruyordu. Derken silahlar patladı, cinayetler işlendi ve karışıklıklar Şam’a kadar uzandı Nihayet bu iki unsur , beşibiryerde şer ittifakının diğer parçaları olan Rusya, Avusturya ve Prusya’yıda kollarına takıp, Osmanlı Hükümetini Paris’te konferans masasına oturttular. 
          Bu konferansın neticesinde Lübnan imtiyazlı sancak durumuna getirildi. Ve yine sancağın idaresi vezaret derecesinde olacak olan bir Hristiyan mutasarrıfa devredildi. Böylelikle tarihimizde ilk kez bir Hristiyan vezirlik payesi almış oldu.
Bab-ı Ali, Lübnan mutasarrıflığına, o sırada telgraf müdürlüğü yapan David adlı Katolik bir Ermeni’yi tayin etti. David Efendi, bir ramazan günüSadrazam Ali Paşa’nın konağında iftar yemeğine davet edildi. Orada gönül almak için aslındaMüslümanlığı pek sevdiğini anlattı. Hatta kendi dindaşalrının tepkisini çekmese ramazan da cami cami dolaşırdı. Riyakârlığın endazesi yok ya at atabildiğin kadar. 
         Sonunda Ali Paşa’nın sabrı taştı.  Biraz sertçe ve birazda aşağılayıcı bir ses tonu ile Hristiyan vezir müsveddesini susturdu:
          — Bak David Efendi! Şunu bil ki, senin bu gün itibarın ve vezaretin Hristiyanlığından dolayıdır. Yoksa İslamiyet’e muhabbetinden değildir!