Kur'an Kursunu tamamladığımız yaz (1974), babamın kanser hastalığı iyice ilerlemiş ve yatalak olmuştu. Dört beş yıl pençeleştiği hastalığı artık son safhasına gelmişti. Çok çalışması ve günde üç paket sigara içmesinden olsa gerek, "Gırtlak Kanseri"ne yakalanmıştı. 1972'li yıllarda Ankara Numune Hastanesi'nde ameliyatla boğazı delinmiş ve demir bir boru takılmıştı. Ses tellerini kaybetmiş ve demir borunun üzerine elini koyarak hırıltılı bir ses tonu ile konuşur olmuştu. Konu-komşu kendi aralarında para topluyor ve anama teslim ediyorlardı. Babam ilçede ve Konya'da şifa bulamadığı için sürekli Ankara'ya gider gelirdi. Hatta bir defasında benimle gitmiş Ulus'ta dört-beşinci sınıf otellerde kalmış ve Numune Fizik Tedavi Bölümünde makinada boğazını yakarlar, tedavi etmeye çalışırlardı. Bazen de anamla beraber üçümüz Ankara'ya gider, dayım merhum Zeki Çubuk'un (ö.2007) evinde misafir olurduk.

İşte bu maddî-manevî sıkıntılar içinde, tek ümit evin en büyük çocuğu olan benim üstümdeydi. Rahmetli Ali (ö.1985) emmimde kendi çapında yardımcı olurdu. Babam beni o yaz ahbablarından Çakırın İsa'nın çocuklarına "Kabasan" yaylasına kuzu çobanı vermişti. Daha on iki yaşımdayken dünyanın yükü birdenbire omuzlarımıza çöküvermişti. İçimde kor gibi yanan "okuma aşkına" rağmen ben daha ufak yaşta, aileye ekonomik destek olmak için çoban olmuştum.
Bu arada suyla "Gelenki" çıkarıp, teneke kapaklarına koştuğumuz günleri şimdi hâlâ görür gibiyim. Bu arada tarla kenarlarında ve anlarda biten sıyırtma partilerini de unutmayalım. Hele köyün yıkık damlarındaki kamışın içine ve küçük kekik tepelerine yaban arılarının yaptığı "güpcen" ballar, şimdiki polen tadındaydı. Kuzu güderken çobansanız mutlaka yanınızda kuzu falan kırda ölürse diye kesmek için mutlaka boynuz saplı çoban bıçağı olurdu. Onun ikinci bir görevi de "Kenger" bulunca, özenle kökünün etrafına çukur açılır, yukarısı kesilip atılır ve verev biçimde kökü kesilir ve süt gibi sakızı akardı. Allah'ın kırında sakız çukurlarının yerini ertesi gün kolaylıkla bulmak için işaret olarak hülle dikilirdi. Sakızını almak için ertesi gün sürü aynı yöne sürülür ve açılan çukurlardaki sakızlar toplanırdı. Bu sakız şimdiki çoğunun içinde domuz jeli de bulunan pek çok markadan kat kat sağlıklı ve kaliteliydi. Aynı zamanda acımsı tadıyla iyi bir antibiyotikdi. Ah o eski günler, nerde o tezek kokan yaylalar. Hele bir de yazın ortasında, yangıda yağmur yağarsa, havayı cennet kokulu bir toprak kokusu kaplardı.

Nereden geldiyse aklıma köyden kaçmayı kafaya koymuştum çünkü Eylül ayı yaklaşmış okullarda kayıtlar başlayacaktı. Niyetim ilçede geçen yıl açılan İmam Hatip Lisesine kaydolmaktı.
Her gün adet üzere yatsı vaktinde ailenin büyüğü Fadime aba tarafından hazırlanan sofrada yemeğimi yerdim. O gün panik ve korkudan olmalı ki yemeği yiyemeden izin alıp yatmaya gittim. Kaçış planını o günün öğleden sonrasında yapmıştım. Yaylanın kuzey tarafında bir grup insan makinalarla saptan saman yapıyorlardı. Yaklaşık köyün üç km. kuzeyinde ekip olarak çalışıyorlardı. Kuzuyu öğleden sonra kasıtlı o tarafa sürmüştüm.

Yanlarına varınca selam verdim, başlarında "Kosalak Mustafa" (ö. 2019) vardı. Bana kim olduğumu sordu ve köyden ekmekleri bittiği için biraz nevale, ekmek getirmemi istedi. Ben de sürüyü onlara emanet edip, doğruca koşarak köye geldim. Fadime aba ekmek yapıyordu. Tarladaki işçilerin ekmeklerinin bittiğini ve ekmek istediklerini söyledim.
Ekmek vermedikleri gibi, güzel bir de fırça yedim. Tekrar kuzunun yanına gittim ve "ekmek vermediklerini" söyledim. İşte bana altın bir fırsat doğmuştu.
-Mustafa Ağa, beni giderken Karapınar'a götürür müsünüz? dedim.
O da;
- Olur, yeğen, gece gel seni götürelim, dedi.

Karapınar Belediyesi'nden Hotamış Mahallesi'ne 10 Kilometrelik Asfalt Çalışması
Karapınar Belediyesi'nden Hotamış Mahallesi'ne 10 Kilometrelik Asfalt Çalışması
İçeriği Görüntüle

O gün geceyi iple çekmiştim. Yatmaya "bastırak" denilen yere gitmiştim. Her gece üzerime aldığım eski bir "Kepenek"in delik deşik yerlerinden dışarıyı gözetliyor ve el ayak çekilmesini, herkesin uyumasını bekliyordum.
Bir yarım saat kadar süre geçip geçmemişti ki, ben kalkıp, arkama bakmadan yeni biçilmiş "anız" denilen tarlalardan yaylanın kuzeyindeki ışık altında çalışan ekibe doğru son sürat koşmaya başladım. Sanki bir el, arkamdan -Gel buraya! diyeyakalayıverecekmişcesine heyecanla koşuyordum. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibiydi âdeta. Çalışanların yanına kadar tek nefeste vardım. İşçiler dahil 6-7 kişi vardı. Mustafa Ağa adamlarına beni hemen saklamalarını söyledi. Orada Şavrole (chevrolet) bir kamyon, traktör ve bir saman makinası vardı. Hepsi birden büyük bir gürültü içinde çalışıyorlardı. Beni bir yorganın içine sarıp, kamyonetin ön sağ koltuğuna koydular. Ben korkudan uyuyamıyordum. Yaklaşık yarım saat sonra köy tarafından bir atlı geliyordu. Mustafa Ağa'nın yanına kadar yaklaştı ve bizim kuzu çobanını gördünüz mü? diye sordu. Mustafa Ağa da senaryo icabı, etrafındaki işçilerine sordu. Onlar da gündüz bir defa uğradığımı ve ondan sonra görmediklerini ifade ettiler. Bundan sonra ben biraz sakinleşmiş olup, deliksiz bir uyku çektim. Gece 2-3 gibi onlar da işlerini bitirmişler. İşçilerden birisi bir yumak olmuş beni kamyondan aşağıya yuvarladı ve "Hadi bakalım Hacı Bekir seni bekliyor, köye gidecen" diye şaka yapınca, gerçekten yüreğim ağzıma gelmişti. Kalktım ve üstüme başıma bir çeki düzen verdim. Herkes tam tekmil hareket etmek için hazırdı. Ay tam dolunay halinde âdeta floresan lamba gibi etrafı aydınlatıyordu. Yayla tahminen otuz-kırk km kadar ilçe merkezine uzak idi. Önde kamyon, ben de kamyonun sağ ön koltuğunda, traktör arkamızda hep beraber bir konvoy halinde yola revan olduk. Yaklaşık toprak köy yollarından 1,5-2 saat kadar yol gittik. Karapınar'a en yakın tepe olan "Apakkaşı"na gelince mutluluktan yüreğim yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Tüm güzelliğiyle pırıl pırıl Karapınar bir tablo gibi önümüzde duruyordu. Karapınar'a girdiğimizde sabah namazı vakti girmiş, ezanlar okunuyordu. Çarşıda in-cin top oynarken sadece fırınlarda bir hareketlilik görünüyordu. Ben çarşıda kamyondan inip, evin yolunu tutmuştum. Evimizin sokağa bakan poyraz (kuzey) penceresinden cama vurdum. Anamın sesi geliyordu.

- Ana ben geldim, deyince babam yılların tecrübesi ile,
- Sor bakalım avrat, yanında çıkısı var mı? diye sordu. Ben de;
- Hayır, yok, sâde ben geldim, deyiverince,
- Çıkısı yoksa bu eşşek oğlu eşşek kaçmıştır, deyiverdi. Bunun üzerine anam beni içeri aldı. Gecenin yorgunluğu ve bitkinliğinden olsa gerek, öğleye kadar deliksiz uyku çektim. Köşede yatağında boğazı delik halsiz, bitkin babam, ayağa kalktı. Eline askerliğinden kalan "palaska" denilen kemeri aldı. Bizim evin avlusunda anam dayandı, o da beni bir güzel dövdü.
- Eşşeoğlueşşek, sen beni adamlara karşı rezil ettin, niye kaçtın? diyordu.

Babam bir yarım saat kadar dövmüştü. Ancak benim çektiğim sıkıntı ve eziyetler, "acı eşiğimi" yükselttiği için, yediğim palaskalar hiç de acıtmıyordu. Babam bu dayağın üstüne elimden tutup, eve elli metre ileride ağaların dükkânına götürüp teslim etmişti. Bana öğleden sonra "Averen" yaylasından Hamza Ağa'nın yaylaya gideceğini ve onunla gideceğimi, hazır olmamı söylediler.
Evet, bir gün önce gece vakti kaçtığım köye geri dönecektim. Hayatımda kendimi hiç bu kadar aciz ve perişan hissetmemiştim. Öğleden sonra Hamza Ağa, hanımı ve kızıyla "yaylı araba" ile gitmek üzere harekete geçtik.
Benim gözüm tatlı bir musiki ile dönmekte olan "yaylı araba"nın tekerlerine takılmış kalmıştı. Bir üç saat yolculuktan sonra "Averen" yaylasına geldik.
Tereyağında pişirilmiş köy yumurtasından yapılan yemeği yedik. Yedik yemesine de köye dönünce başıma gelecekler gözümün önünde dönüp duruyordu. Beni Hacı Bekir'den temiz bir dayak bekliyordu.
Averen ile Kabasan arasında yaklaşık bir sekiz km mesafe vardı. Elime aldığım bir değnekle bundan sonra yürüyerek gidecektim. İki saat kadar yürüdükten sonra "Kabasan"a vardım. Ailenin büyüğü "Mehmet Ağa" kuyunun gölgesinde oturuyordu. Yanına yaklaşınca biraz da alaylı bir tavırla:
-Hayırdır, abi sen kimsin? Nerden gelip nereye gidiyordun? Tarzında sorular sordu.
( Sayfa 6.Yazının Devamı )
Eskilerin deyimiyle daha: "Eşşeğin büyüğü ahırdaydı." Elimden tutan Hacı Bekir elinde kırbaçla beni koyun çardağına götürdü. Dizlerimin üzerine oturtup, bir güzel kırbaçla dövdü. Gün içinde bu da okkalı ikinci postaydı. Yaklaşık bir ay kadar çalıştıktan sonra "Kurban Bayramı" için Karapınar'a koyun götürülecekti. Akşam yola çıkmış ve sabaha kadar elinde sopa, yirmi kadar koyunu sürerek şehre getirmiştim. Şimdilik belayı atlatmış görünüyorduk.
Eylül ayı gelmiş, okullara kayıt başlamıştı. Babam yatalak olduğu için kaydımı kendim yaptıracaktım. Evrakları hazırladım ve imam hatibe gittim. Ben vardığımda Halis Saydam oğlu Mehmet Saydam'ı kaydettiriyordu. Sıra bana geldi ve oradakiler:
-Evladım senin velin yokmu, nerede? Diye sordular. Ben de:
-Bama evde yatalak hasta, dedim.
-Velin olmadan kayıt yapamayız, dediler.
-O arada okulun katibi rahmetli Necmettin İldanlı (ö.2014):
-Bu çocuğun velisi olarak beni yazın, dedi.
Böylece rahmetli tam yedi yıl benim karnemi hocalara gösterir ve gurur duyardı.
Okulun açılmasından yaklaşık iki ay geçmemişti ki, birgün sınıfa vekil okul müdürü İlhami Vural geldi ve beni sınıftan müdüriyete götürdü. Baktım ki orada emzade Osman Aşkar ve bizim ağa bekliyordu. Bana:

-Eve git ve hazırlığını yap, bananın haberi var, seni tekrar Kabasan'a kış çobanı götüreceğiz, dediler. Ben eve varınca doğruca Apak Mahallesi'ndeki dedem Hasan Çubuk'un evine sığınmıştım. Birkaç gün ortalıktan kaybolunca, onlar da beni götürmekten vaz geçmişlerdi.
Babam rahmetlik vefat ettikten sonra (1975) evin geçimi üzerime kaldığı için yaz tatillerinde çalışmak zorundaydım. O zamanlar küçükten büyüğe Mehmet ana kucağında, Ahmet 5-6 yaşlarında, İbrahim 8-9 yaşlarında idi. İmam Hatip ortaokulunda olduğum bir yaz tatilinde kendi isteğimle rahmetli Cabbar Zengin'in lokantasında komi olarak çalışmıştım. Hiç ışık ve havalandırması olmayan dar, karanlık bir mekanda lokantanın bulaşıklarını yıkıyordum. Bulunduğum mekan hiç ışık almadığından tavanda kirli tozlu bir ampülsalanıyordu. Başaşçı Mustafa Çeçeoğlu merhum (ö.2004) idi. Gerçekten çok leziz yemekler yapardı. Patron Karapınar'da mahalli olarak "Canavarın Muammerağanın oğlu Cabbar" lakaplı Nazım Zengin (v. 1979) idi. Garson olarak Şener Akyıldız ve Zeki Altuntaş çalışıyordu. Ben aynı zamanda garsonlar yetiştiremediğinde dış servisleri de yapıyordum. Sabah erken saat 7:00 gibi işe gidiyor, akşam 9:00 gibi yorgun bitkin eve dönüyordum. Akşam iş çıkışı o günün parasıyla 12.5tl. alıyor ve eve geç vakitte vardığımda uyuyan anacağızımın yastığının altına parayı bırakıyordum. Bir yaz tatili de böylece sona ermişti.
Prof. Dr. Mustafa AŞKAR
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tasavvuf ABD Öğretim Üyesi