O zamanlar CİMER diye bir şey yoktu. Kanunlar yine vardı ama kimsenin aklına öğretmeni şikayet etmek gelmezdi. Çünkü öğretmen gerçekten öğretmendi. Sözü dinlenir, saygı duyulurdu. Veliler okulda sık sık görünmez, öğretmene akıl vermeye kalkmazdı. Öğretmene el kaldırmak ise hayal bile edilemezdi. Tam tersine, veliler öğretmenin karşısında daha dikkatli olur, saygısını gösterirdi. Hatta “eti senin kemiği benim” diyerek çocuğunu öğretmene emanet ederdi.
Kılık kıyafette de bir ciddiyet vardı. Öğretmen öğretmendi, öğrenci öğrenciydi. Herkes yerini bilir, uyulması gereken kurallara uyardı. Bu da okulun düzenini ayakta tutardı.
Veli toplantıları bir tartışma değil, bir öğrenme yeriydi. Çocuğu övülen veli mutlu olur, eleştirildiğinde ise kırılmak yerine çözüm arardı. “Rencide oldum” denmezdi, “ne yapmalıyım” denirdi.
Çocuklar daha sorumluydu. Kimse çocuğunun çantasını taşımazdı. Herkes okuluna, kıyafetine özen gösterirdi. Saçından duruşuna kadar bir düzen, bir ciddiyet vardı.
Okullarda bugünkü gibi teknoloji yoktu ama emek vardı. Öğrenciler resim yapar, el işi yapar, defterlerini özenle doldururdu. Ödevler hazır değil, alın teriyle yazılırdı. Ansiklopediler karıştırılır, bilgiye ulaşmak bile ayrı bir heyecandı.
Her okulda kantin vardı ama bugünkü gibi değildi. Kantinden kalem, silgi, simit alırdık. Aldığımızı da çoğu zaman tek başımıza yemez, arkadaşımızla paylaşırdık. Paylaşmanın tadı bambaşkaydı.
Teneffüsler… Belki de en güzel anlardı. Sevinçle bahçeye koşar, bağıra çağıra oyun oynardık. Mendil kapmaca, uzun eşek, saklambaç, misket… Kahkahalarımız okulun her köşesinde yankılanırdı. Öyle ki öğretmenler “sessiz olun” diye seslenmekten yorulur, bizim neşemiz onların sesini bastırırdı. Ama zil çaldı mı, o kalabalık bir anda dağılır, herkes koşarak sınıfına girerdi. O düzen hiç bozulmazdı.
Karne günü gerçekten karne günüydü. Kimse önceden notunu bilmez, öğretmene hesap sormazdı. Not isteyen yoktu. Herkes ne aldıysa onu kabul ederdi. Notlar da bugünkü gibi bol keseden verilmezdi, emek neyse karşılığı oydu.
Bugün her çocuğa bir etiket konuluyor. O zamanlar böyle şeyler yoktu. Çocuk, çocuktu. Yaramaza yaramaz denir, mesele büyütülmeden çözülürdü. Akran zorbalığı diye konuşulmazdı çünkü öğretmen otoritesi vardı ve o otorite yeterdi.
Rehber öğretmen yoktu belki ama rehberlik vardı aslında. Sınırlar belliydi, herkes yerini bilirdi.
Bilgisayar, tablet, telefon yoktu… Ama hayat vardı. Koşmak vardı, paylaşmak vardı, gülmek vardı. Çocukluk gerçekten çocukluktu.
Şimdi dönüp bakınca, eksilen sadece bazı alışkanlıklar değil… Sanki o günlerin ruhu da yavaş yavaş uzaklaştı.