Birçok arkadaşımdan “an”ı yaşayamadıklarına dair şikâyetler dinlerim. Kendi kariyeri için birçok sıkıntıya katlanırken, hemen yanı başında duran güzellikleri ihmal ederler. Sevdiklerini, eşlerini, dostlarını, hatta çok sevdikleri çocuklarını.. Bu konu üzerine biraz düşündüğünde aslında sadece yöneticilerin değil birçoğumuzun aynı sıkıntıda olduğunu gördüm.
Aşağıda verilen diyalogları hemen hepimiz zaman zaman yaşarız.
-Bey çocuğun saçı çok uzadı, ne zaman traş ettireceksin?
-Merak etme, yarın berbere götürürüm…
-Mete beylere geçmiş olsuna gitmemiz lazım.
-Bugün mümkün değil, sonra…
- Oğlumuzun mezuniyet töreni var, gidiyoruz değil mi?
-Yarın toplantı var, sen gidersin…
-Ayın 13’ü evlenme yıldönümümüz!
-Eyvah, şehir dışında olacağım.
Bu liste uzar gider.
Kendimize dönük işlere öylesine kaptırırız ki. Hayatın baharatını ihmal ederiz. Oysa baharat yemeğe lezzet verir, tat katar. İhmaller, ertelemeler ve iptaller hayat sofrasındaki yemeğimizi tatsız tuzsuz bırakıp, damak zevkimizi de götürmekte.
Yapmak istediklerimizi, vazgeçmek istediklerimizi, söylemek istediklerimizi, sevmek istediklerimizi ihmal ediyoruz, erteliyoruz.
Sahi neleri ertelemiyoruz ki hayatımızda… Ya da neleri kaçırmıyoruz ki avuçlarımızdan…
Çok önem verdiğimiz şeylerin aslandı ne kadar önemsiz, basit dediğimiz şeylerinse aslında ne kadar hayati olduğunu anladığımızda kimi zaman iş işten geçiyor. Hele hele kendi kariyerimiz için ihmal ettiğimiz yavrularımız ve ailemiz…
“ O kadar çok çalışıyorum ki…” diyordu arkadaşım geçenlerde, “ Sabah ben evden çıkarken çocuklarım uyuyor, akşam geldiğimde ise yine uyumuş oluyorlar. Bazen bir hafta görüşemiyoruz. “ Şimdi soruyorum sizlere, hangi iş, hangi kariyer o çocuktaki babaya sarılma ihtiyacını karşılayabilir? Size şu hikayeyi anlatmak isterim. Bu hikâyeyi okuduktan sonra nerede olduğunuzu lütfen belirleyin.
New York’ta yaşayan bir öğretmen, lise son sınıftaki öğrencilerini, “ diğer insanlardan farklı özelliklerini” vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. California Del Mar’dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle; “ Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni dış dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi. Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan, yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından iki tane daha kurdele verdi ve; “ Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve “ İş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patron; “ Tabi ki” şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, çeketine iliştirdi, ikinci kurdeleyi verirken de, “ Bana bir iyilik yapar mısınız? Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyecekmiş..” dedi..
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. “ Bu gün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “ Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “ İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bir hayal etmeye çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. “ Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı. Bana ikinci bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben ‘Seni’ onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum..” diye devam etti… Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı… Çocuğun bütün vücudu titriyordu… Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde babasına baktı ve; “Yarın intihar edecektim baba..” dedi “ Baba, ben senin… Çünkü ben senin… Beni hiç sevmediğini… Beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… oğlunun hayatını kurtardın!”
Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın… Hepimize yetecek kadar kurdele var.
“ Seni seviyorum”lar, “Özür dilerim”ler erteleniyor. Sonra, hayatın olmazsa olmazı olan ve bizden çook uzak olduğuna inanmak istediğimiz ölüm, yakın çevremizden birisinin kapısını çaldığı zaman yıkılıyor, sarsılıyoruz. Prof.Dr. Muhittin Şimşek’in “İş Hayatında Önce İnsan”isimli kitaptan alıntıdır. Saygılarımla